Koronaya karşı Ekonomik Olarak Nasıl Bağışıklık Kazanırız

Koronaya karşı Ekonomik Olarak Nasıl Bağışıklık Kazanırız

Bugün VUCA adını verdiğimiz bir dünyada yaşıyoruz. VUCA Vulnarability, Uncertainty, Complexity, Ambiguity olarak tanımlanıyor. Türkçesi karmaşanın, belirsizliğin ve çelişkilerin olduğu bir dünyada yaşıyoruz ve bu durum bize kendimizi “kırılgan ve savunmasız” hissettiriyor. Doğamız gereği bütünlüğümüzü korumaya programlı olduğumuz için böyle bir ortamda yaşamak “konfor alanımız” için bir tehdit algısı yaratıyor.

Bu durumdan kurtulmak üzere de dikkatimizi kendimize, çevremizdeki kaçış noktalarını aramaya ve en kısa zamanda çevik bir manevra ile kendimizi ortamdan nasıl soyutlayacağımıza odaklamaya başlıyoruz. Çünkü bu olumsuz duygular istemsiz olarak beynimizi alarm durumuna geçiriyor ve bedenimizde kortizol adını verdiğimiz stres hormonunun salgılanmasına neden oluyor. Bu süreç “kaç ya da savaş” adını verdiğimiz refleksin devreye girmesiyle birlikte tehlikeden kaçınarak veya tehdidi ortadan kaldırarak bütünlüğümüzü korumayı amaçlıyor olsa da bazı istenmeyen yan etkileri de olabiliyor.

Mesela, optimum dozda ve belirli bir süre ile “alarm” durumunda olmanın dikkatimizi ve enerjimizi bir noktaya topladığı ve üretkenliğimizi arttırdığı bilimsel bir gerçekliktir. Ancak bu sınırların aşılması halinde tam tersi bir etki yaratarak bizi paralize etmesi de mümkündür. Çünkü doğada hiçbir canlı uzun süreli stresi yönetebilmek üzere tasarlanmamıştır. Maalesef bugünün VUCA dünyasında gerek medya, gerek iş dünyası ve gerekse sosyal çevremizden aldığımız olumsuz beslemeler nedeniyle sürekli bir tetiklenme bombardımanına maruz kalıyoruz. Eğer buna karşı kendimizi korumayı öğrenememişsek, bir bağışıklık geliştirememişsek biz de bu dalgaya kapılıyor ve bir bilinmeze doğru sürükleniyoruz. Üzerinde kontrol sağlayamadığımız bu nevi durumlar sürekli olarak kortizol (stres hormonu) salgılamamıza ve bilinçle olan bağlantımızı kopararak “dürtüsel ve duygusal tepkiler” vermemize neden oluyor. Artık önceliklerimizi belirleyemiyor, konuya odaklanamıyor, verileri analiz edemiyor, çözüm üretemiyor, sebep-sonuç ilişkisi kuramıyor, karar veremiyor, risk alamıyor ve harekete geçemiyoruz. Ayrıca değer yargılarımız, inandığımız şeyler ve vicdanımız da bundan nasibini aldığı için sağduyulu hareket etmemiz imkânsız hale geliyor. Özetle, bizi biz yapan, insan yapan bütün fonksiyonlardan mahrum kalıyoruz!

Kortizolün en önemli olumsuz etkilerinden biri de bağışıklık sistemini baskılamasıdır. Çünkü enerjimizin büyük bir kısmını bağışıklık sistemini aktif tutmak için harcarız. Tehdit yaratan durumlarda o an için “bütünlüğümüzü korumak ve hayatta kalmak” daha önemli olduğu için önceliklerimiz değişir ve enerjinin önemli bir kısmını “kaçmak ya da savaşmak” için kullanırız. Maalesef böyle durumlarda korunma ön planda olduğu için genel olarak gelişim de durur. Hücrelerin onarılması ve yenilenmesi sekteye uğrar. Bağışıklığın zarar görmesiyle birlikte birçok hastalığa yakalanmamızın biyolojik sebebi de budur. Bunu şöyle test edebilirsiniz; Afrika seyahatinizde bir aslanla burun buruna geldiğinizi düşünün, hangisi öncelikli hale gelirdi, sizi bakteri, mantar ve virüs gibi mikroorganizmalardan koruyan bağışıklık sistemini çalışır vaziyette tutmak mı yoksa hayatta kalmak için kaçmak mı?

Doğadaki bu olağan senaryoyu günümüz iş dünyasına uyarlarsak “tek pazara bağlı kalmak, üretim maliyetleri, lojistik engeller, satış baskısı, vergisel kısıtlamalar, düşük alım gücü, siyasi yaptırımlar, iç savaşlar, salgınlar” gibi varlığımızı tehlikeye atacak durumların süreklilik arz etmesi bizi zayıflatır ve dışarıdaki mikroorganizmalara (düşmanlarımıza) karşı savunmasız bırakır. Hal böyle olunca normal şartlar altında tehdit olarak görmediğimiz canlılar bile yakaladıkları bu boşluktan istifade ederek bedenimizi (işimizi, şirketimizi, varlıklarımızı) bir anda ele geçirebilirler.
Bugün tüm dünyada Corona Virüsü ve sebep olduğu yıkımı konuşuyoruz. Peki, Korona’ya çare bulduğumuzda her şey bitecek mi? Hayır, bitmeyecek. Çünkü bizler nasıl ki bu hastalıklara karşı bağışıklık kazanıyorsak biyolojik olarak bu mikroorganizmalar da kullandığımız bu yöntemlere karşı direnç kazanıyorlar. Kimisi var oluştan gelen gücüyle kendisini koruyor, kimisi kullandığımız yönteme karşı mutasyona uğrayarak direnç kazanıyor, kimisi de genetik olarak bu bilgisini diğerlerine aktararak varlığını devam ettiriyor. Peki, dünyamızın sadece bazı mikroorganizmalar nedeniyle biyolojik bir tehdidin etkisi altında olduğunu söyleyebilir miyiz? Yanıt yine aynı; “hayır” söyleyemeyiz. Çünkü Korona ve benzer salgınlara sebep olan şey bu canlılar değil, bunları yaratan “hastalıklı düşünce şeklidir” ve bu küresel anlayış (kolektif bilinçaltı) değişmediği sürece bu ve benzeri durumlarla hep karşılaşacağız.

Bilinçaltında yatan tanımlar, değerler ve inanışlar her ne ise çevremizde olup biteni de buna göre algılarız. Buradaki bakış açımız tarafsız olamaz çünkü bu verileri nasıl okuyacağımızı ve yorumlayacağımızı “algı” olarak tanımladığımız “programlı filtreler” bize söyler. Buna göre de deneyimlediğimiz ya da şahit olduğumuz şeylerle ilgili ne düşüneceğimize, ne hissedeceğimize ve ne yönde bir davranış sergileyeceğimize farkında olmadan arka planda çoktan karar vermiş oluruz. Sanat, siyaset, spor, bilim, eğitim gibi her konuda tanımlar yaparak veya yapılan tanımları istemli veya istemsiz olarak kabul ederek oluşturduğumuz bakış açımızı sözlerimize ve davranışlarımıza yansıtırız. Bu davranışlar bir süre sonra bir alışkanlığa dönüşerek kişiliğimize şekil vermeye, tercihlerimizi etkilemeye ve yaşayacağımız sonuçları belirlemeye başlar. Özetle, kendi irademizde söylediğimizi ve yaptığımızı düşündüğümüz şeyler aslında büyük oranda başkaları tarafından bilinçaltımıza yerleştirilmiş kodlamalardır. Kendimizi özgürce ifade ettiğimizi sandığımız durumlarda da aslında oldukça öngörülebilir bir şekilde bizden beklendiği şekilde davrandığımızı genellikle fark edemeyiz. Çünkü bu programlar bilinç seviyesinin altında kalır ve hayatımızı yönetir. Bir anlamda hayatımız bu bilinçaltı yazılımların bir çıktısı haline gelir.

Tüm bu olayların eksenindeki beynimiz için en kıymetli şeyin enerji olması sebebiyle bütünlüğümüzü koruyacağına inandığı her şeyi bir alışkanlık haline getirir ve bunu bilinç dışında otomatik olarak çalıştırır. Hayatımızı da %95 oranında bu programlar yönetir. Bizler sadece %5 lik dilimde bilinçli bir çaba sarf ederek bu sisteme etki edebiliriz. %5 küçük bir oran gibi görünse de “genetik miras, çevresel faktörler ve deneyimler” yoluyla şekillenen bu bilinçaltı programları değiştirmek için yeterlidir. Burada bütün kıyametin kopmasına sebep olan şey mevcut yazılımın yerine ne konulacağıdır. Çünkü bu kodlamalar üzerinden bir kişi, bir şirket, bir örgüt, bir devlet ya da bir din bize nasıl bir hayat süreceğimizi dikte edebilir. İşte algı yönetimi dediğimiz şey de burada devreye girerek kararlarımız üzerinde belirleyici bir rol oynar.

“Sömürü, yoksulluk, güvensizlik, kıtlık, açlık, hastalık, ırkçılık, terör” gibi unsurlarla tüm dünyada “bilinçli olarak yaratılan” tehdit algısı yüzünden kendimizi sınırlı olduğu iddia edilen kaynaklar için rekabet ederken buluyoruz. Korku temelli bu yaklaşım hayatta kalma güdüsü ile bizi pozisyonumuzu korumaya ve gerektiğinde de savaşmaya zorluyor. Bizi konfor alanımıza hapseden ve gelişimimizi durduran bu sınırlayıcı tutum güvenle açılamadığımız ve yeni kaynaklar bulamadığımız için zaman içinde mevcut kaynakları da tüketmemize neden oluyor. Korkuyla daralan çember içinde daha da savunmasız hale geliyor ve sonuç olarak bu tehdidin beslendiği bir kaynak oluyoruz. Yani varlığımız biz farkına bile varamadan son buluyor.

Oysa yaratılan algı korku değil de “güven” temelli olsaydı bu endişelerin ve risklerin hiçbirini yaşamazdık. Kendimizi pozisyonumuza gömmek yerine güvenle açılmaya, etrafta yeni kaynakları ve fırsatları yakalamaya ve bizi olmak istediğimiz yere taşıyacak donanımı ve finansal gücü kazanmaya odaklanırdık. Bu paylaşımcı ve işbirlikçi yaklaşım güven çemberimizi genişlettiği için de beraberinde daha fazla imkânı ve tatmini getirirdi. Sonuç olarak eskisinden daha iyi bir noktada varlığımızı devam ettirmiş olurduk.

Bu durumu bakterilerin antibiyotik duyarlılığını ölçmek için Petri kabında yapılan kültür testlerine benzetebiliriz. Sağdaki şekilde, direnci düşük bakterilerin etki alanı geniş ve güçlü (büyük halkalar) antibiyotikler ile temas ettiklerinde yaşayamadıklarını görüyorsunuz. Aksine, bakterinin direnci yüksek ancak antibiyotiğin etki alanı zayıf olduğu durumlarda da bakterilerin çemberi daraltmaya, onu kuşatmaya ve hatta onunla beslenmeye başladığına şahit oluyorsunuz.

İtiraf etmeliyiz ki maalesef biz de dünyamız da hastayız! “Bağışıklık sistemimiz” gerçek anlamda çökmüş durumda. Ortaya çıkan gerçek ya da sanal tehditlere karşı savunmasız haldeyiz. Çünkü bizi ayakta tutan değerlerimizi kaybettik! Güven, ilgi, anlayış, saygı, empati, vicdan, ahlak, birlik, sorumluluk, sadakat gibi değerler artık aranmaz oldu. Bu değerlerden yoksun kalınca da doğal olarak savunma sistemimiz çöktü. Son zamanlarda bu değer erozyonunun had safhada yaşandığına şahitlik ediyoruz. Bu sistem bilinçli olarak çökertilince, zaman içinde zaten planlı bir şekilde bireyselleştirilen insanları hazırlıksız yakalamak çok daha kolay hale geldi. O kültür testi yaptığımız Petri kabında yalnız ve etkisiz kalan antibiyotiğin bakteriler tarafından yenmesi gibi bu değerleri taşımayan kişilerin ve toplumların da yavaş yavaş yok olduğuna tanıklık ediyoruz. Nasıl ki bağışıklığımız zayıfladığında bir virüs bizi esir alabiliyor, dünyayı hasta eden bu hatalı anlayışı da değiştirmeden ne Korona’dan ne de maddi ve manevi olarak onun türevlerinden korunabiliriz.

İşte bizler de soldaki kültür kabında olduğu gibi içinde bulunduğumuz güven çemberini genişletir ve bu anlayışı yayarak diğerlerinin de kendi alanlarını genişletmeleri için çaba sarf edersek çok geniş bir etki alanı yaratabilir, birlik, bütünlük ve uyum içinde özgürce ve güvenle yaşayabiliriz. Bize bu bağışıklığı kazandıracak en öncelikli şey korku yerine “güven” duymaktır. Ne zaman ki güvenmeye ve her şeyi ve herkesi olduğu gibi kabul etmeye başlayacağız işte o zaman akışın yönü değişecek. İkinci önemli konu da hep daha iyisini ve daha fazlasını istemektir. Sahip olduğumuz şeyler için hep şükretmeli ama asla bununla yetinmemeliyiz. Hedeflenen yönde gelişim, değişim ve dönüşüm sürekli olmalı.

Korkuyla ve koruma içgüdüsüyle hareket ederek “ayrışmayı, kendimizi izole etmeyi ve sınırları kalınlaştırmayı” seçmek bizi çok daha öngörülebilir ve yönetilebilir hale getirerek yavaş yavaş yok olmamıza neden olabilir. Bunun yerine, yaşamak istediğimiz dünyayı yaratmak üzere güven duygusuyla hareket ederek “birlikteliği, işbirliğini, yeniliği ve sınırları genişletmeyi” seçmek kontrolü yeniden ele geçirmemizi ve geleceğimize yön vermemizi sağlayabilir.

Beynimiz anda iki farklı noktaya odaklanmak üzere tasarlanmamış. Düşünmemiz gereken her konuda tek bir şeye odaklanabiliyoruz. İşte bu noktada seçim size düşüyor, bütünlüğünüz için tehdit yaratan sorunlara mı odaklanacaksınız yoksa sizi gelecekte olmak istediğiniz yere taşıyacak kaynakları, donanımı ve fırsatları arayarak “bağışıklığınızı güçlendirmeye” mi?

Academy Neuro Kurucusu Mert Aydıner